kelimeler kifayetsiz

Ağustos 4, 2008

var…

Filed under: cânân'ın yazıları — ÖZGÜR @ 11:25 am

Görmek istediğim yerler var.

Görmek ve onlarla yaşamak istediğim insanlar var…

Uzunlu kısalı yaşamış olmanın mutluluğunu tattığım insanlar var…

İçimde taşığıdım ve içimde yaşayan duygular var…

görüntüler, zamanlar, sesler ve yüzler var…

ne mutlu ki dediğim güzellikler var…

ve de,

ömrümü onunla geçirmekten haz aldığım bir cân-eşim var…

ben, varım…

Reklamlar

Mayıs 22, 2008

YENİDEN MERHABA…

Filed under: CAN VE CANAN — ÖZGÜR @ 10:57 pm

UZUN ARADAN SONRA CAN’IN BİR ÖYKÜSÜYLE TEKRAR MERHABA…

KALANLARA, GİDENLERE, BİZİM GİBİ YENİDEN DÖNENLERE SELAM OLSUN…

ARABESK MESAİ…

Filed under: cân'ın yazıları — ÖZGÜR @ 10:47 pm

Yine geç kaldım işe kahretsin! Ama güneş de doğmuyor ki kaç gündür. Ya da gizlice sabah oluyordu son bir haftadır. Zaten bütün ruhum allak bullak. Bir de şu karanlık sabahlar yok mu… Beni büsbütün delirtiyor Aralık ayları. Duyarsızlaşmaya çabaladıkça her şey üstüme geliyor. Sıkıştım iyice. Sokaklara çıkıp avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Şu gözlerimi yummaya çalıştığım bütün bokluklara isyan etmek. Yo yo!.. s.tir et kızım. Sana mı kaldı dünyayı değiştirmek. Karanlıklara, getirip bir taraftan güneş mi doğduracaksın? Derken yine kendimi aynı durakta aynı numaralı otobüsü beklerken buluyorum. Evet, sigaramı yakıyorum ve üçüncü fırtta geldi bizim denyo otobüs ve karizma şoför. Cânım sigaramı çamurun tam odak noktasına fırlatıp biniyorum, kaportasındaki deliklerden parmaklarımızı soktuğumuz mahallemizin son model otobüsüne. Sanki ağız ve ayak kokularından her gün daha bir farklı, egzotik lağım kokusu hissediyorum. Ve bu durumu sevimli kılabilmek için derin bir nefes çekip, ardından “oh be! Dünya varmış!” diyorum.

Herkes birbirine nasıl da düşmanca bakıyor. Hepsinin ayrı ayrı iç sesi oluyor, inene kadar ne piyesler oynuyorum, mutsuzluğu mutluluğa çevirerek. Hıh! Tamam geldim, benim güzel iş yerime. Yerdeki balgamları takip ederek, Aydın Abi’nin az önce girdiğini anlıyorum. “Yine geçemedim bu herifi lan!” diyorum.

Günaydın Aydın abi!

Eee.. günaydın… hee!… ne oldu şimdi? Gün aydı mı yani? diyor, pek muhterem görgü abidesi abim benim. Gerçi adam haklı yaa… nesi aydın günün, ya da hayatın? Böyle bir durumda oturup düşünmek lazım. Tabi ben öyle yapmadım. İşimi kaybetmemek adına, hem hareket hem düşünce, hepsini aynı anda yapmalıyım diye geçirdim aklımdan. Hepimiz sabahın karanlığında, şu kokuşmuş dünyada karnımızı doyurabilmek için kalkıyor, güneşi görmeden akşam karanlığında evlerimize giriyorduk. Hakkımız var olmasına rağmen, hakkımızı haksızlığa teslim ederek…

Adamlar asgari ücrete anamızı belliyor. Biz sigortamızı bile soramıyorduk aç kalmamak adına. Bu isyanlar, sokaklardaki haykırışları da bir dev gibi yutuyor, hazmedebilmek için, ufak yutkunmalarla gırtlaklar düğüm düğüm oluyor. Ve biz güneşi görmeyenler/ göremeyenler ekibi olarak karanlıklar içinde bir de gözlerimizi sıkıca yumarak yaşayan halk, her ayağımız tekerlendiğinde, bir kol arıyoruz tutunmak için. “Kızım neyi arıyorsun? Herkes karanlıkta! Millet yuvarlanıyor…”

Neyse bu kadar gevezelik yeter. Duvardaki askıdan kanlı önlüğü alıp bir gerdanlık edasıyla gülümseyerek boynuma geçirip, yarı kokmuş etlerimin başına geçtim. Karanlıktaki Aydın ağabeyimin yeni bileylediği bıçağımı aldım. Mermer tezgahta bir ineğin olabilecek bütün parçaları bir tepecik oluşturmuştu.

Şu parça çok güzel, manyak antrikot çıkar bundan, diyerek içlerinden birini seçtim. Etleri kemiklerinden ayırırken, insanoğlunun vahşi yüzünü her bıçak darbesinde bütün ruhumda hissediyordum. Demek yaşamak için öldürmek gerekiyor. Yükselmek için ezmek gerekiyor. Dünyanın kanunu sadece bundan mı ibaret? Hani derler ya, her yürekte doğuştan sevgi mevcuttur. Sevginin mevcut olduğu yürekte, vahşeti nereye gizliyoruz..?

Aha..! bizim sevgisiz Sevgi de geldi. Abi nasıl bir yer burası..! Hayatı zindan, karanlıklar abidesi Aydın abi, sevgiden bihaber Sevgi salağı… ya ben; adaleti savunan ve bir parça ekmek için köşelere sinen korkulu cesur yürek. Ne güzel bir üçlü… Birazdan kanlı gömleklerimizle soğuk mermer tezgahımızın başında ilk sahneyi oynamaya başlayacağız. Hııı, unuttum, parçalanmış inekler… en gözde figüranlarımız. Senaryoda, onlara konuşma hakkı hiç tanınmıyor. Kim bilir tanınsa ne küfürler edecekler.

Alooo! Gelsenize lan!.. kanlı kostümlerinizi bulamadınız mı? Zavallı inekler dondu mermerin üstünde.

Ayy..! Allah belanızı versin! Yine kurtlanmış sıcaktan önlüğüm, diyerek içeri girdi Sevgi.

İyi de yazanede niye çıkardın önlüğünü. Sinek kaynıyo orası! Kanın üstüne bi oturdular mı, olayı patlatırlar biliyosun. Akşam Zeki’yi görünce aklın başından gitti dimi? Önlüğü nereye fırlattığını bilmiyosun!

Ne biliyim kız. Zeki gelince ne yaptığımı biliyo muyum ki? Şeye sahip çıkamadım, bari bunu elden kaçırmayayım.

Tabi sen de haklısın. Erkeklerin kökü kurudu. Yok daha! Bi numune var, o da Zeki denyosu..! Kızım bu da kandıracak, almaz bu herif seni. Hem Aydın Abi’nin dediğine göre, adam evliymiş. Çocukları bile varmış. Değil mi Aydın Abi?

Sevgi bacım, üzülme ama bu adamdan sene heyır yohtur. Bizim oralı o deyyus ben bileydim heç çağırmazdım burıya. Ne bilem? Ticarathanaya geldi ticarat yapa diye. Meğer sene göz tikmiş gavur. Bende daha yeni anladım ki sıh gelmesi sendenmiş. Altına araba aldı ya! Cıvıttı pezevenk. Uzah dur ondan bacım. Benden söylemesi. Bu adamlar şu önümüzdeki etler gibi adamı doğrar geçer, acımaz. Parası var ya! Her pohun üstüne parayı yapıştırır. Senin paran bile yoh. Şu soğuk mezbanede her gün soyuhtan kırnav kesirsen. Yazıhtır sene.

Aydın Abi konuşurken bizim sevgisiz diye bildiğimiz Sevgi’nin gözlerinden akan yaşlar, düştüğü mermeri eritircesine buharlaşıyordu. Vay be! dedim. Sevgi bu defa sevmiş demek. Ama yine hesap tutmamıştı. Yanlış insandı.

Anladın mı kızım! Uzak dur şu zamparadan.

Ama ben onu sevdim be abla. Bu defa çok farklı. Öbürleri gibi değil. Belki de, ayrılmamdan korktuğu için evli olduğunu saklamıştır. Belki de boşanacaktır.

İyi de kızım, hadi karıyı boşadı, çocukları nasıl boşayacak? Koca dünyada, bekar adam mı kalmadı? Bak annen duyarsa bu defa ben de kurtaramam seni. Adam evliymiş anlamıyo musun? Masum olabilecek hiçbir tarafı yok. Bu aşk mı, sevgi mi neyse, bu gün bitir bu işi bence. Sana doğum gününde aldığı o bilekliği de geri ver… başka bir şey aldı mı kız? Ya da verdiklerine karşılık senden bir şey aldı mı?

Sevgi iyice hıçkırıklara boğulmaya başladı. Onu hiç böyle görmemiştim.

Sen gelsene bir dakka, diyerek onu kolundan tutup yemekhaneye götürüyorum.

Cemile Abla! Bize iki çay versene! Patron yok dimi buralarda?

Kıçı kırık Cemile, oflana poflana çayları getirdi. Getirmezdi de, hem yeni dedikodular duymak, hem de cigara otlanmak onun da işine geliyordu. Kıçı kırık işte!.. tabureyi çekti, tam oturacakken,

Al şu sigaranı, git mutfağa fasulyelerini ayıkla, döncem ben sana! diyerek şakayla karışık lafı sokup Cemile’yi postaladım.

Kızım niye zırlıyosun? Nooldu çabuk anlat. O hayvan –bütün hayvanların kulağı çınlasın- sana ne yaptı? Bişey yaptıysa söyle önlemimizi alalım. Gebertirim vallaha o pisliği!

Ya abla, ben bişey anlatamam. Allah benim belamı versin!

Derken Aydın abinin gölgesi belirdi yanımda. Daha adam ağzını açmadan,

Aydın Abi, bi git yaa! Kızın bi derdi var her halde di mi! Dur bi öğreneyim. Ulan çattık! Ne kadar meraklısınız ya!

Zavallı Aydın Abi, tek kelime etmeye fırsat bulamadan kös kös etlerinin başına yollanmak zorunda kaldı. O sırada Sevginin telefonu çaldı. Şu meşhur şarkılar var ya, damardan giriyor adamın yüreğine telefonun sesi.

“Neeerdeeesiiiin… beni unutsun demişsin…neeerdeeesiiiin…”

Hmm! doğru ya, bu telefonu da ona Zeki öküzü almıştı. Adam da Sevgiye damardan girmiş. İnşallah, Sevgiye bi taraftan girmemiştir. Gerçi girmiştir kız böyle zırladığına göre, pis zampara, adından belli… Sevgi’nin gözleri parladı telefonun ekranına bakınca. “Aşkım” yazıyordu. Sevgi, ezik bir ses tonuyla, “alo”yu yayarak ve uzatarak acıklı bir şekilde kullandı. Tabi, zeki sordu, bir de utanmadan, “Sevgilim, neyin var! Sesin neden öyle geliyor? yoksa ağlıyor musun?”

Bak şimdi içime bir şüphe düştü… Ya Zeki kızı gerçekten seviyorsa?.. işler daha da boka sarar. O yavrular, gözümün önünde bir anda boynunu büktü…

Zeki… bu akşam konuşmam lazım seninle…

Ne oldu ki? Ne hakkında? Zaten akşam seni ben alıcam?

Çıkışta konuşuruz. Moralim çok bozuk şimdi.

Tamam güzelim. Sıkma canını. Akşam köşeden alırım seni. Öptüm.

Anlaşıldı, bu herif bu kızı sevmiyor. Kız burada salya sümük ağlıyor, adam irdelemeden akşamki buluşmayı garantilemeye çalışıyor.

Kızım bu akşam bu işi bitir! O adamın sana aldığı bütün bokları iade et. Hiç üzülme. Dünya var olduğu sürece ne Zekiler gelir geçer hayatından.

Abla yapamam! Onsuz yaşayamam. Onu çok seviyorum. Hem artık çok geç…

Kızım çok insanın başı yanar. Yarın sadece sen üzülmezsin. Adamın çocukları da varmış, anlamıyor musun?.. Ya annen? Zavallı Hayriye teyze, kalpten gider vallaha. Kadın sizi nasıl büyüttü tek başına. Bana güvenerek seni burada işe soktu. O kadına da mı acımıyorsun. Senden başka kimi var bu dünyada? Mahalle taşa tutar sizi. Yapma Sevgi!.. bitir şu işi.

Kıçı kırık geldi, bardakları alma bahanesiyle. Allah’tan sevgi susmuştu. Yoksa yarın iş yerinde sakız olmaktan kurtulamazdık. Kıçı kırıktı ama, sessizce “patronlar geldi”, dedi.

Yukarı çıkmamız lazımdı. Yukarı çıktık. Mermer tezgahımızda, elimizi ayağımızı doğramadan bir mesai gününü daha bitirmek için bıçaklarımızı elimize aldık. Radyodaki seslere bıçakla kemiğin seslerini de karıştırıyorduk. Sanki böyle daha bir arabesk oluyordu ruhumuzda parçalar. Öğlen yemeği, ikindi çayı, bir sigara ve işte çıkış zili… yine karanlık. Ve sokaktayız.

Benim sevgisiz bildiğim ama, yüreği bir hayvanın sevgisiyle dolu Sevgi’nin elinden sevgiyle ve sıkıca tuttum. Bu gün ona sadece iyi akşamlar dilemiyordum. Hayatta bildiğim ve öğrendiğim doğruları aktarabilmek için gözlerinin içine yalvarırcasına bakarak “Sana güveniyorum Sevgi… yapabilirsin. O adama son sözlerini söyle ve arkana dönmeden onun yanından uzaklaş. İki kişinin mutluluğu için, birçok kişinin hayatının kararması adil olamaz. Belki bu durum da sana, adil gelmiyor olabilir. Ama bir gün anlayacaksın ki, şu fedakarlık sadece başkaları için değil, kendi geleceğin için de verdiğin en güzel karar olacaktır.” Dedim ve ona sarıldım… “seni çok seviyorum… her ne kadar güneş bizden gizlense de, günler karanlık geçse de, aydınlık güneşte gizli değildir..! Bazen dışarıdaki karanlıktan, içimizdeki aydınlık kurtarır bizi. Birilerinin mutluluğu için kendimizi feda etmek, içimizdeki aydınlığı korumanın tek yolu oluyor bazen. Ancak o zaman ilahi adalet yerini bulacaktır. İyi akşamlar kardeşim…”

Neden bu konuşmayı yıllar önce kendime yapıp Bülent’ten vazgeçememiştim… demek benim yaşadığım şansızlıklar birilerinin şansı olmalıymış… Sevgi yavaş ve isteksiz adımlarla ilerleyerek, köşede bekleyen arabaya bindi. Artık içim rahattı. Daha ne yapabilirdim ki.

Durakta bekleyip onun ardından bakarken, benim mahallenin makarna süzgeci olmuş son model otobüsü belirdi önümde. Aabi yapma bee! Daha sigaramdan bi fırt bile almadım! Atar mıyım sigaramı, zaten yeni yakmışım! Hemen ucunu elimle söndürüp cebime attım. Ve tıklım tıklım otobüse bir tıkımlık da ben bineyim diyerek, ya Allah, ya bismillah, kapının arasına kendimi sıkıştırdım.

Kasım 5, 2007

SEVGİYLE KALIN

Filed under: CAN VE CANAN — ÖZGÜR @ 2:04 pm

 100_0009.jpg

Sevgili arkadaşlar,

 Kelimelerin kifayetsiz olduğu yerimizden ayrılma vakti geldi.. Paylaştığımız munis arkadalıklar bizi mutlu etti… Kelimelerin kifayetsiz kaldığı güzel duyguların paylaşıldığı bir dünya ümidiyle… Sevgiyle kalın…

Eylül 24, 2007

çokseslendirilmiş dini&tasavvufi müziğimize iki güzel örnek

Filed under: CAN VE CANAN — ÖZGÜR @ 9:22 pm

Bach’ın Haydn’ın Aleluya’larını çokça dinlettiler bu memlekette… evet müzikalite ama ya anlatım, ya öz ve içerik… insanımıza ne anlatıyordu Klise müziği..?

Sonunda demek ki güzel işler de çıkarabiliyor sanatçılarımız… işte çok sesli müziğimizin kendi topraklarımızdan beslenmesine güzel bir örnek…  bu topraklara bakınız… daha çok değer keşfedeceksiniz…(Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası)

Eylül 19, 2007

medeniyet ya da karanlık orman…

Filed under: Genel — ÖZGÜR @ 8:51 pm

insan.jpgHer gün evimden çıkıp işin yerine gittiğimde, kendimi karanlık bir ormana doğru mağarasından yola çıkan bir avcı gibi hissediyorum. Bu düşünce neredeyse bir saplantı haline geldi. Yürürken ayaklarımın altında yaprakların hışırtılarını duyuyor, sanayinin içindeki fabrikaları, onların bacalaını uzun uzadıya dev ağaçlara benzetiyor ve başına geçtiğim bilgisayarın bir mızrağa dönüştüğünü hissediyorum. Hepimiz bu karanlık ormanda avlanıyoruz. Bizi birbirimizden ayıran şey ne sınıfsal farklılıklarımız, ne kazandığımız para, ne de başka şeyler. Bu, hala o karanlık ormanda yaşadığımızı fark edip fark etmememizdir.
Görünürde her şey olağan aslında. Ama bu olağanlığın içinde duyduğum bu görüntüler ve baktığım bu sesler iç ve dış dengelerimi bozmaya başladı. Masa şeklinde görünen çalılıkların ardına geçip ileriye doğru baktığımda, kalite müdiresinin gözlerini bir anda belerterek sevkiyat müdürüne çığlık atar gibi batığını ve sevkiyat müdürünün de bu bakışlar karşısında dayanamayıp gözlerini kaçırdığını ve yere, oraya, buraya bakmak zorunda kaldığını, ya da yanındaki ağacın arkasına saklanarak yukarıdaki dallara doğru hızla tırmanarak kaçmaya başladığını görüyordum. Bu kadınların ne kadar yırtıcı birer avcı olduklarını düşündükçe, elimdeki mızrağı daha sıkı kavramaya ve düşürmemeye çalışıyorum. Kendi kendime konuşuyorum… düşürme…düşürme…sıkı tut… Bu vahşilerin içinde ekmeğimi kazanmak zorundayım. Avdan payıma düşeni almak zorunayım. Yavaş yavaş bir vahşiye dönüşmek zorundayım… Cinsiyet, yalnızca bir kılıftan ibaret. İçerideki vahşinin değişik görünümlerin kılıfı… bildiğim birkaç şeyden biri de, bu adına dünya denilen ormandakilerin vahşi olduklarının da farkında olmadıklarıdır. Yani bilmediğini bilmeyenler. Gördüklerimin anlamı, üretimden, maliyet analizden, işçiliklerden, ham maddeden, pazardan, reklamdan ve fiyatlardan bahseden sesler bana hep, ormandasın, ormandasın, ormandasın diye fısıldıyor sanki. Bu gün avlanan mamuttan kim daha çok pay alacak acaba?..

Eylül 12, 2007

selamünaleyküm…

Filed under: Genel — ÖZGÜR @ 6:04 am

gece.jpg
sevgili arkadaşlarım, nihayet aranıza dönebildim.
çok hayırlı, verimli zor ve bereketli bir çalışmadan sonra buradayım.
dünyanın dört bucağını gördüm; sevgi, emek, çalışma, bilgi…
bununla yaşıyoruz… hamdolsun…
bloglarda neler oldu hiç takip edemedim. WordPress sansürlendi.
Bu gün sağolsun Hatice’nin sayesinde çözdüm bu işi…
Hepinize sevgi ve selamlar. Buradayız artık…:)

Eylül 5, 2007

az kaldı..:)

Filed under: cânân'ın yazıları — ÖZGÜR @ 3:02 pm

Sevgili komşularım, arkadaşlarım, yakında geliyorum. Az kaldı. Ömrümün en yoğun temposundan sonra aranızdayım. Sevgilerimle…

Ağustos 1, 2007

acayip hayvanlar…:)

Filed under: Genel — ÖZGÜR @ 9:58 pm

sizce sözleri kim kimin için yazmış..?

belli ki çok kızmış… ama haklı kızmış gibi görünüyor…

o kadar çok acayip hayvan var ki…

zavallı hayvanlar da insanların kendilerine benzetilmelerinden bıkmışlardır herhal…

sözün düzünü söylesek de, acayip hayvan nitelikli insan bozuntuları ne kadar üstlerine alınırki…?

Ankara’da ne kadar dinleniyor bu türkü acaba…:)

(orjinal Ankaralılar’dan özür diliyerek…)

Temmuz 16, 2007

zamanda saklı…

Filed under: Genel — ÖZGÜR @ 8:52 pm

persistence_of_memory.jpg
zaman, içilen bir sigaranın ucundaki kızıl ateş korunun peşinden usulca akıp gidiyor…
uzun uzun o ateş koruna bakan gözler,  kaybolup giden zamana anlamlar katmak için, hiç kırpılmadan bekliyordu…
taa ki, ateş  küle dönene kadar… ateş sönüyor, yağmur toprağa düşüyor, döngü devam ediyor… insanın bulduğu en büyük kelâm ortada yanıtını bekliyor yine… anlam..? 
yağmurun kirpiklere inmesi zamanın içinde bulunan anlamlar olabilir miydi?..  yoksa! anlamsızlık mı o sağnağı başlatmıştı gözlerinde?..
gözlerde başlayan bir sağnaktı belki de anlam… zamanın anlamsızlığı içine doğurulan…
kim bilir hangi arsız gecedendi doğurulan anlam, ki böylesine bir fırtınaya sebepti her zaman…
oysa ne geçmiş, ne gelecekti bu anın anlamı… tek ve biricik anlam, içinde bulunanan şu an ve anın içinde saklı olan ay’sız gecelerin korkusu…
daha evvel de ay’sız geceler yaşamıştı! ve yine yaşabilirdi kendine sessizce verdiği teselliydi yaşadın yaşayacaksın anlamlı ya da anlamsız, sen varsan! ruhun hiç ummadığın ay’sız geceden dahi bir anlam çıkaracak,  belki o zaman, gözlerdeki sağanak son bulacaktır…
marifet değildi yaşamak, ya da anlamın kendisi… varolamadıktan sonra… marifet, zahiri olan bu dünyada, güneş’in de ay’ın dakendi içinde doğumunun sancısını çekmekti…
öyle utanç vericiydi ki zamana anlam katmak için ay’sız gecelerin karanlığında sevişip doğurulan anlamın yerini bulamaması… ne güneş ne ay şahit olmak istemiyorlardı bu anlamı olmayan sevişmelerin sabahındaki doğumlara.
bu yüzden anlamlı değildi yüz yıllık yalnızlıklarla dolu doğumlar ve yaşamlar…
güneş’in ya da ay’ın şahitliği olmadan senle sevişmek mi?..
nasibolmasın… güneş’de, ay’da, içimizde tutunuyor birbirlerine…
HAMİLEYİM! HEM DE DÜNYANIN EN GÜZEL ANLAMINA…

 

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.