
Hasan Ali Toptaş bir röportajında, kültür bakanlığı ödülünü aldıktan sonra (Sonsuzluğa Nokta,1992), o heyecanla, yetkililerden bir kütüphanede çalışabilmek için kadro değişikliği istediğini söylemişti. O zamana kadar veznedarlık yapıyordu. Kitabına böylesi değer verdiklerine göre, belki onu yazarlığı üzerindeki bu ağır yükten kurtarabilirlerdi… Dünyanın en sıkı yazarlarından olan ve Kafka’yla mukayese edilen Hasan Ali, geçinmek için veznedarlık yapıyor ve günde dört saat uyuyarak o harikulade kitapları yazıyordu… Bakanlık yetkilileri, umutlandırıcı konuşmalarla Toptaş’a söz vermişler ve ondan sonra bir daha arayan soran olmamış… Hasan Ali veznede para sayamaya devam etmiş ve verilen bu sözlerin ardından bir küskünlük yaşamıştır. Yalnızlıklar bu dönemde yazılmıştı.
Adana da bulunduğum bir dönemdi. 2002 yılı sanıyorum. Ağustos’un kavuran sıcağında Hacı Ömer Sabancı kütüphanesine gitmiştim. Hem sıcaktan kendimi kurtarayım biraz, hem de elimdeki Sonsuzluğa Nokta’yı bitireyim diyordum… Bir iki saat okuduktan sonra kitaplığı şöyle bir gezeyim dedim. Sonra Hasan Ali’nin hangi kitapları var acaba diye merak ettim. Katalogların olduğu bölüme yöneldim ama terkedilmiş bir köyü andırıyordu. T harfinin yer aldığı kutuların önü de ne olduğu anlaşılmayan bir masa tarafından kapatılmıştı. Anlaşılan bilgisayarla tutuluyordu bilgiler. O ara kütüphane görevlisi, bir bayanla konuşarak yanıma doğru yaklaşmaya başlamıştı. Görevli, örneğine her devlet dairesinde rastlayabileceğimiz türden, herhangi bir emtianın ya da hizmetin tasarruf yetkisini elinde bulundurmanın rahatlığı ve muhafazakarlığıyla yaklaşıp, yüzüme bir anlık bir ilgisizlikle bakıp
-Ne istiyorsun? diye sordu.
-Bir yazara bakıyordum,
-Orası işlemiyor, dedi sallana sallana üzerinde bilgisayar olan masasına yaklaşırken.
-Peki aradığım kitabı nasıl bulacağım? diye elimi açtım.
-Neyi arıyorsun? dedi yine yüzüme bakmadan ve zorla konuşuyormuş izlenimini uyandıran bir tonlamayla.
Sanki suç işlemiş gibi sorguya çekecek bu adam beni, diye düşündüm ve gülümsedim. Adam bana baktığında gülümsediğimi gördü ve kaşları biraz daha çatıldı.
-Hasan Ali Toptaş, dedim kendimi toparlayarak. Hasan Ali Toptaş.
-Hangi kitabını?
-Hangileri var?
-Ne bu, eski mi yoksa yeni bir yazar mı?
-Bu mu…. bu?.. bu yeni bir yazar.. yeni.. yeni… dedim ve aslında yirmi yıldır yazıyor ama, diye devam edecektim, vazgeçtim çabucak… Bekçiliğini yaptığı kitapların yazarına bu diyen bir adamla konuşmak bile zul idi ya başlamıştım bir kere…bilgisayarını karıştırdı.
-Evet varmış… ama alamazsın.
-Almak için değil.. bakmak… bakmak için…
-Bakamazsın. Üye olman lazım.
Hayda… çattık diye söylendim içimden….
-Anlamadım, bakamaz mıyım?
-Üye olman lazım. Üye!
-Olmuyorum! dedim ve bu nasıl iş yaa… diye söylenerek sinirle masamdan kitabımı alıp kavuran güneşin önüne çıktım… Kitabı Seyhan Nehri’nin kıyısında bitirdim ve aklımda, sizin de tahmin edebileceğiniz bir düşünce vardı. Yapabileceği en iyi şey, bir veznede para saymak olabilecek biri, adını dahi duymadığı yazarların kitaplarını sayıp onların bekçiliğini yaparken, Hasan Ali Toptaş bir veznede para sayıyordu… sonra ülkem için bir daha üzüldüm… Ülkemin kitapları, yazarları, kütüphaneleri ve veznedarları için…