kelimeler kifayetsiz

Haziran 26, 2007

güzel hüzün…

Filed under: Genel — ÖZGÜR @ 9:07 am

Bir arkadaşım, yıllar önce “bu ülkede nasıl böyle müzikler yapılabiliyor” diye beğeni ve hayretini dile getiriyordu Ezginin Günlüğü için. Ama bu sorunun ardında, bu ülkede çok güzel şeyler yapılamaz, gibi bir düşünce de var gibiydi…
Unutmamışım…
Esas bu ülkede böyle güzel müzikler yapılabilir. Dünyanın en güzel ve en zengin seslerinin yaşadığı, yankılandığı bir coğrafya Anadolu… ve işte onun müziği… insan ve hüzün… ne güzel anlatılmış; sözlerde ve seslerde…

Haziran 25, 2007

insan için birkaç söz…

Filed under: cânân'ın yazıları — ÖZGÜR @ 1:29 pm

250px-tatanka_lyotake.jpeg 

  Vahşi kapitalizm bu. Bazen kültürleri yok eder,  kılıçtan, kurşundan geçirir, olmadı hastalık bulaştırılmış battaniyelerle kitlesel kıyımlar gerçekleştirir. Bazen, etnik kimlikleri kutsar, onların tanınması için adeta dünyanın en demokrat ve ileri kültürü sayar kendini… her kötülük, ya da her “iyilik” olarak görülen, sistemin devamı için olmazsa olmazdır.

  Vahşi insan doğasına en uygun sistemdir bu, Sosyal Darwincilerin söylediği gibi… Gasset, insan vahşi bir hayvandır diyordu ‘İnsan ve Herkes’te. Bu, insanın her gün yeniden ürettiği ve kardeşinin kanını içerek şehvetle üzerinde oturduğu bir sistemdir…

  Oturan Boğa, ya da Tatanka Iyotake (1831-1890), öldürülmeden önce şöyle diyor; “…sahip olma isteği onlarda bir hastalık olmuş. Bu insanlar, zenginlerin bozabileceği ama fakirlerin bozamayacağı birçok kural koymuşlar. Yönetici olan zenginleri güçlendirmek için fakirlerle güçsüzlerden vergiler alıyorlar. Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve diğer süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor…” 

   Ne var ki, insanın vahşiliği, kapitalizmle başlamamıştır.  İnsanlık tarihi vahşetle adeta özdeşleşmiştir. İnsanlık öldü mü, diye yapılan serzenişler aslında yersizdir. Ya da söylenmek isteneni anlatmaktan acizdir. Bilakis insanlık dediğimiz şey budur; sömürmek, kullanmak, engel oluyorsa yok etmek… 

  Tek amacın hayatta kalmak olduğu bir düzen bu. Hayatta kalmak ve türün yani kendiyle başlayan bütün kavramların -en başta kendisini ve sonra kendi ailesini-kendi soyunu-kendi kabilesini-ırkını vb.- devamını sağlamak.  Her şekilde…  Örneğin, salt bu gün de değil, tüm tarih boyunca yapılan savaşlarda, ele geçirilen bir coğrafyada yapılan ilk iş her şeyden önce, o toplumun kadınlarına tecavüz etmek olmuştur. Bu o insanların onurlarını aşağılamanın da ötesinde, kendi tohumlarını o bölgede bırakmak anlamına gelmektedir aslında… İnsan ya da kelimenin görünmeyen anlamıyla vahşi yaratık, kendi türünün devamını sağlamaktadır böylece… En son Irak Hapishanelerinde Coni’lerin bıraktıkları tohumların çocuklarını doğurmak zorunda kalan kadınların yaşadığı dram budur aslında.

  Bu minvalde, birine İnsan demek, pekala bir hakaret sözü yerine bile geçebilir bir gün…

  Yeni bir insan tanımı yapmalı… ve o tanım, kendi kendiğini gerçekleyen bir yaşantı üzerinden yapılmalı… Bu tanımın en belirgin özelliği de, insanlık dışı bir yaşamı imleyecek  olmasıdır…

 

Haziran 20, 2007

yazarlar ve veznedarlar

Filed under: Genel — ÖZGÜR @ 2:14 pm

hasan-ali-toptas.jpeg

Hasan Ali Toptaş bir röportajında, kültür bakanlığı ödülünü aldıktan sonra (Sonsuzluğa Nokta,1992), o heyecanla, yetkililerden bir kütüphanede çalışabilmek için kadro değişikliği istediğini söylemişti.  O zamana kadar veznedarlık yapıyordu. Kitabına böylesi değer verdiklerine göre, belki onu yazarlığı üzerindeki bu ağır yükten kurtarabilirlerdi… Dünyanın en sıkı yazarlarından   olan ve Kafka’yla mukayese edilen Hasan Ali, geçinmek için veznedarlık yapıyor ve günde dört saat uyuyarak o harikulade kitapları yazıyordu… Bakanlık yetkilileri,  umutlandırıcı konuşmalarla Toptaş’a söz vermişler ve ondan sonra bir daha arayan soran olmamış… Hasan Ali veznede para sayamaya devam etmiş ve verilen bu sözlerin ardından bir küskünlük yaşamıştır. Yalnızlıklar bu dönemde yazılmıştı.

Adana da bulunduğum bir dönemdi. 2002 yılı sanıyorum. Ağustos’un kavuran sıcağında Hacı Ömer Sabancı kütüphanesine gitmiştim. Hem sıcaktan kendimi kurtarayım biraz, hem de elimdeki Sonsuzluğa Nokta’yı bitireyim diyordum… Bir iki saat okuduktan sonra kitaplığı şöyle bir gezeyim dedim. Sonra Hasan Ali’nin hangi kitapları var acaba diye merak ettim. Katalogların olduğu bölüme yöneldim ama terkedilmiş bir köyü andırıyordu. T harfinin yer aldığı kutuların önü de ne olduğu anlaşılmayan bir masa tarafından kapatılmıştı. Anlaşılan bilgisayarla tutuluyordu bilgiler.  O ara kütüphane görevlisi, bir bayanla konuşarak yanıma doğru yaklaşmaya başlamıştı. Görevli, örneğine her devlet dairesinde rastlayabileceğimiz türden, herhangi bir emtianın ya da hizmetin tasarruf yetkisini elinde bulundurmanın rahatlığı ve muhafazakarlığıyla yaklaşıp, yüzüme bir anlık bir ilgisizlikle bakıp

-Ne istiyorsun? diye sordu.

-Bir yazara bakıyordum,

-Orası işlemiyor, dedi sallana sallana üzerinde bilgisayar olan masasına yaklaşırken.

-Peki aradığım kitabı nasıl bulacağım? diye elimi açtım.

-Neyi arıyorsun?  dedi yine yüzüme bakmadan ve zorla konuşuyormuş izlenimini uyandıran bir tonlamayla.

Sanki suç işlemiş gibi sorguya çekecek bu adam beni, diye düşündüm ve gülümsedim. Adam bana baktığında gülümsediğimi gördü  ve kaşları biraz daha çatıldı.

-Hasan Ali Toptaş, dedim kendimi toparlayarak. Hasan Ali Toptaş.

-Hangi kitabını?

-Hangileri var?

-Ne bu, eski mi yoksa yeni bir yazar mı?

-Bu mu…. bu?.. bu yeni bir yazar.. yeni.. yeni… dedim ve aslında yirmi yıldır yazıyor ama, diye devam edecektim, vazgeçtim çabucak… Bekçiliğini yaptığı kitapların yazarına bu diyen bir adamla konuşmak bile zul idi ya başlamıştım bir kere…bilgisayarını karıştırdı.

-Evet varmış… ama alamazsın.

-Almak için değil.. bakmak… bakmak için…

-Bakamazsın. Üye olman lazım.

Hayda… çattık diye söylendim içimden….

-Anlamadım, bakamaz mıyım?

-Üye olman lazım. Üye!

-Olmuyorum! dedim ve bu nasıl iş yaa… diye söylenerek sinirle masamdan kitabımı alıp kavuran güneşin önüne çıktım… Kitabı Seyhan Nehri’nin kıyısında bitirdim ve  aklımda, sizin de tahmin edebileceğiniz bir düşünce vardı. Yapabileceği en iyi şey, bir veznede para saymak olabilecek biri, adını dahi duymadığı yazarların kitaplarını sayıp onların bekçiliğini yaparken, Hasan Ali Toptaş bir veznede para sayıyordu… sonra ülkem için bir daha üzüldüm… Ülkemin kitapları, yazarları, kütüphaneleri ve veznedarları için…

Haziran 13, 2007

blog muharri/r/k/liği ya da yarı aydın ukalalığı…

Filed under: Genel — ÖZGÜR @ 11:26 am

yariaydin.jpg

 

Malum,  bloglarda kimi zaman fikir alışverişi ya da bilgi paylaşımı, yerini yersiz ve kısır taşıtmalara bırakıyor.  Tabi müsibet ve nasihat ilişkisi, bu tip tartışmalardan sonra, duyarlı bir kafa için aşikar bir şekilde ortada duruyor.  Bu ayrı.

Son mevzu, benim de muhatap olduğum, dindarların dinini ne kadar bildiğinin ya da bilmediğinin kanıtlanması üzerine anlaşıldığı üzere, bilinçli olarak tezgahlanmış bir tartışmaydı…  Adamakıllı bilmediği halde, zekice manevralarla inananları rencide etmeye niyetli, sanal gülme işaretleriyle kendini belli eden marazi bir zevkle, bir iki kişiyle yapılan tartışmadan çıkarımlarla şıpadanak sosyolojik tahliller yapılıveriliyordu. Ve üstüne üstlük, hazret daha sonra da metodolojiden bahsediyordu.  Bu halde insan, analar neler de doğuruyor böyle,  diye düşünmeden edemiyordu. Edemiyordu da sonuç neydi?.. Sonuç,  Müzmin bir Egocentirism…

Allah’ın sözlerini, herhangi bir temelden yoksun, işine geldiği usulde mantık oyunlarıyla yorumlayıp, memleketin lehine konuşuyorum yollu demagojiyle topluma söz söylemek alışkanlığı  anlaşılan devam edecek… Ne yazık ki, bu güzel ülkenin makus talihinin gösterdiği gerçeklerden biri de, ‘ülke menfaatine en doğruyu ben bilirim’ diye ortaya çıkan ve benim gibi düşünmeyenin Allah belasını versin diyebilecek kadar kendini kaybetmiş, kerameti kendinden menkul bu hastalıklı aydın tipinden  daha çok çekeceğidir…

Halk dalkavukluğuyla, halk düşmanlığı arasındaki ince çizgi…

İkisi de madalyonun birer yüzü…

İlki, körü körüne halkın en doğruyu bildiği, tercih ettiği veya yaptığı saplantısıdır. Tehlikelidir. Bireyin yok oluşudur. Bazen insanlar, tüm bir topluma karşı tek başına kendi doğrularında diretmiş ve tarih onları haklı çıkarmıştır, toplum tarafından ezilmiş olsalar bile…

İkincisi de, halkın hiçbir şeyden anlayamacağı, bilmeyeceği, bildiğini sandığının da, körü körüne inanmaktan ibaret olduğunu düşünen yarı aydın ukalalığıdır… bu daha tehlikelidir ki, sonu darbelere/faşizme  kadar gider…

 

 

The Rubric Theme. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.